Oynadığım Oyunlar - I

Aslısu ULUÇAY

image5

  

Evdeki tek saatim de bozuk olduğu için zamansız kaldım. Akıp giden zaman bana değmi­yor. Elimde kahvem soğurken mutfağın ortasında bir süre dikildim. Duvardaki saat 1’i gösteriyor, gerçekte kaç olduğunu merak etmedim. Mutfak camı kışın tüm cefasını çekmiş, pis. Dışarıda puslu bir hava varmış gibi duruyor. Dışarıda nasıl bir hava olduğunu merak etmedim. Kahvemi lavaboya döküp odama döndüm. Çevirimin başına oturdum. Yatağımda uyuyor, gözüm takıldı yine. O odamdayken kendimi işimi çabucak bitirmeye çalışırken bu­luyorum. Yazacağım bir şey varsa özensizleşiyorum, bir şey okuyorsam dikkatim dağılıveri­yor. Onu izlemekten çeviriye odaklanamadım. Birkaç denemeden sonra pes edip yanına kıvrılmaya karar verdim. Bunu ilk kez yapmıyorum. Sevdiğim bir oyuna dönüşen bu, onun yanına kıvrılma işini ağırdan alıyorum her seferinde. Onun da içinde olduğu ama farkında ol­madığı bir oyun oynuyoruz. Benim yatağa yaklaştığımı bir şekilde hissedip yan duran bede­nini açtı, sırt üstü yattı. Kolunu yastığın altından çıkarıp uzattı. Bu, her seferinde şaşırtıyor beni. Bana açtığı yere uzandım yavaşça. Bacaklarım, kollarım, başım; sırayla, usulca yatağa değdi. Uzattığı kolu boynumun altında kaldı. Onu izlemeye başladım. Bildik gri taşların üze­rinde biten parlak mor kristaller vardır ya. Büyüleyici. Tozun toprağın arasında buldum onu, gözümü alıyor.

Oyunun en sevdiğim kısmı burada başlıyor. İzlendiğini bir şekilde duyumsayıp yüzünü hafifçe bana çevirdi. Belki o da beni seyretmek istiyordur. Dokunmadım, öpmedim. Tüm bunları büyük bir coşkuyla istememe rağmen kendime engel oldum. Kendimle oynadığım kısım da bu. Uyandırmaktan korkarak hafifçe boynuna yaklaştım. Dokunmadan koklam­ak istedim, kokusunu duyamadım. Sonra birden, çok yoğun bir biçimde, yarattığım bu ayrı gayrı havadan dolayı kendimi ondan uzak ve yalnız hissetmeye başladım. Orada olup orada olmaması canımı sıkıyor. Bu hissi, yüzüme orada değilmişim gibi baktığında hatırlayacağımı o zamanlar bilmiyordum. Bir insana orada değilmiş gibi bakılabileceğini bilmiyordum. Yasak bir şeymiş gibi, dağ tepeymiş gibi, çocuk parkıymış gibi uzaktan baktım ona. Aramızdaki uzaklık, bana bakmadıkça arttı. Bu hislerin anlamsızlığını kendime ispatlamamsa bir sani­yemi aldı. Anlamsız olmadığını, çünkü hislerin anlamsız şeyler olamayacağını ve gerçek ola­na kadar da odamda asılı kalacaklarını o zamanlar daha bilmiyordum. 

Oyunun son kısmı: bırakmak. Uyanmasın diye tuttuğum nefesimi bıraktım. Kendimi hatırlattım böylece. Kendini hatırlatmanın sonradan ikimize de acı vereceğini o zaman­lar bilmiyordum. Yalnız ve uzak hissettiren şeyin aramızdan süzülüp yataktan kalkışını, önce odadan, sonra da dünyadan çekip gidişini izledim. Odamda o olduğu için odam içeri­si, dünya dışarısı. Boynundan hafifçe öpüp boştaki kolunu kendime doladım. Bedenini yavaşça kendime çevirdim ve haberi bile olmadan tekrar güçlü hissettim. Onu kendime döndüremediğimde de güçlü hissetmeyi öğreneceğimi o zamanlar daha bilmiyordum. Neler atlattığımı, hangi korkularımdan vazgeçtiğimi, yüzümdeki gülümsemenin nerele­rden geldiğini hiç fark etmedi. Gözlerimi sımsıkı yumup ne hissettiğini görmeyi bekledim. Onu gözlerim kapalı görmeyi bekledim. Her zamanki gibi bana sokuldu. Kollarıyla na­zikçe ama sıkıca sardı beni. Hem naif hem güçlü haliyle. Bu mütevazi gücünün ileride beni un ufak edeceğini o zamanlar bilmiyordum. Şanslıysam saçımı da koklar diye düşündüm. Kokladı. Onu uykusundan uyandırmadan bana getiren her şeye teşekkür ederim. 

Ondan gizli oynadığım bu oyunu seviyorum. Ondan ayrı, onunla beraber oynadığım için. Ben uyuyamadım, yalnızca bekledim. Bilmem ne kadar zaman sonra gözlerini açtı, kirpikleri yanağıma değdi. Canım kirpikleri, hep canım kaldılar. Belli belirsiz mırıldandı. Sokakta sevmeden geçemediği yavru kediler gibi. Sıcacık parmaklarıyla dokunduğu karın­larına bakarken ağlamaklı olurdum. Alnımdan kısacık öpüp gözlerini ovuşturdu. Her de­tayını hatırlayacağım bir sahneyi izlediğimi biliyordum. Uykulu gözlerini bana çevirdi. Bir an, seneler sonra tekrar görmüş gibi baktı bana. Gördüğüne sevinmiş ve özlemişti. Gülüm­sedi. “Günaydın” dedi, “saat kaç?”