Kuş

Cansu TÜREDİ

image7

  

Kuş.

Hayatı hakkında hiçbir fikri yok.

Bu yüzden de hayatta hiç yer edinemedi. 

İçine bir pencere açmak mümkün olsa, öyle yapardı.

Zaten hayat biraz da mümkünsüzlükler atlası değil miydi?

Fokurdardı, dalgalanırdı... Deniz değildi. Ah keşke deniz olsaydı, o zaman böyle içine çağlamazdı.

Saçları sevilseydi eğer belki böyle sevilirdi: Acının çağlayanı.

Hayat hem içinden çıkılamaz, hem de içinde yer edinilemez bir hal aldı onun için.

Yıllar onu büyüttü, o içindeki kuşu.

Yıllar büyüttü önce onu, sonra yıprattı.

O öptü önce kuşu, sonra büyüttü. Annesi çok küçükken ölen tüm yaralı çocuklar için önce öptü, sonra doğurdu.

İçine vav gibi eğildiği gecelerde fetüs olup ölmek istedi. Geldiği gibi. İzsiz, yolsuz... Fetüs gibi.

Kendine kapandığı yerde dünya da kapansaydı üstüne keşke, hep böyle isterdi.

Dizleri titreyerek geldi. Bakışını görseydiniz, bu koca boşluk nasıl böyle anlam yüklü olur diye uykularınız kaçabilirdi.

Binlerce kelime bil, yüzlerce kitap oku... Bir bakışa şaşıp kalabiliyormuş insan. Hatta sadece öylece bakıp kalmaların insanıymışız. Çaresiz olmaktan daha büyük bir şey varsa, o da se­vdiğinin çaresizliğine tanık olmakmış.

Giriş cümlesi şöyle olan bir kitap olmak istedim; onu anlatan. “Onda kocaman bir boşluk vardı, ona tanık olanlar onunla birlikte bu boşluğu nereye koyacaklarını bilemeyip, çare­sizliğe kapılıyorlardı. Boşluk, yok olma hali değil midir? Onun boşluğu öyle büyük bir yer kaplıyordu ki onunla kimse ne yapacağını bilemiyordu.” 

İşte o akşam, edebiyatın ta kendisi olan bakışıyla ağlamaya ve benimle konuşmaya başladı.

Toprakların dış etkenlerle aşındırılıp, ait olduğu yerden koparılıp, başka bir yerde birikmes­ine erozyon denir.

Onun dünyadan kendini koparırcasına dizlerinin üzerine çöküp, kendinden eksildikçe benim içime doluşuna ne denir bilmiyorum.

Sözcükler duygular yanında aptallaşıyorlar... Ah.

O işte, parçalarını bıraka bıraka konuşmaya başladı benimle o akşam. 

Benim içimde kuş var. O kanat çırpıp duruyor. Göğsümden çıksın gitsin istiyor biliyorum. Ben onu öperek büyüttüm. Yalnız kalmasın diye ıslık çalıyorum hep. Göğsüme yakın ıslıklar üflüyorum ona. 

Kusayım diyorum, çıksın. Göğsüm sıkışıyor, boğazım sıkışıyor.

Başlarda dedim ki ben üzülüyorum diye zarar görüyor o. Çırpınıyor kalbimde. Ne kadar ağlarsam, o kadar kanat çırpıyor göğsümde.

Öğürüyorum. Göğsüme vuruyorum. Bak böyle vuruyorum buraya.

Çıkmıyor. Kanat çırpıyor. Kusmak istiyorum. Yorgun düşüp kalıyorum.

İnanmadılar kuşa. Bak vuruyorum buraya. Buradan ses geliyor. Dolu yerden ses gelir mi? Kuş beni yalancı çıkardı.

Öyle zamanlar oluyordu, göğsünü deşmek istediğine şahit oldum. Kuşu özgürlüğüne bıraka­caktı; kalbini açıp. Bunun için tıbba sığınmayı bile düşündü.

O hep yaşamından arttırıp, eksikliklerini tamamlamaya çalıştı.

Bir kısır döngünün acıyla çağlayan çağlayanıydı.

Keşke kendini başka kıyılara taşıyacak kadar kuvvetli bir deniz olsaydı.

Olamazdı, olmadı. 

Olsaydı efsane olacaktı, olmadığından edebiyat oldu...