Duvarların İçinde Gezinen Bir Adam

Ersin YILMAZ

image2

  

Akşamüstü, kirlenmiş nice varlığın yırtılırcasına attıkları çığlıklardan yepyeni soluk renkler doğuyor­du. Bu renklerin içinde var ola­bilmiş bir adam, yarı görünür ha­yatını telaşla ve terleyerek hatta inanarak ve inanmayarak sürdürmek zorunda. Bir biçimde bu ıslak apartman koridorlarında, kapkaranlık odada, sözsüz ve havasız boşlukların içinde dolanarak sıkıntıyla yaşayıp gidiyordu. Evin içinde üç tane mum yanıyordu. Bu adam ba­zen geniş bir pencerenin önünde durup bir takım yaşamları duvarlara kaydediyordu veya tutup gökyüzünün iniltilerine hüzünleniyor da göğsünden bu iniltileri susturacak güneşler çıkartmaya çalışıyordu. Sandalyesine oturdu. Aklında kanlı bir akşam ve elleri titriyordu. Sonra bir hışımla kalkıp mumlara üfledi ve kahkahayı bastı. Dumanlı bir müzik, liyakati olmamasına rağmen odanın içine yumuşacık sızdı. Müziği duyunca sandalyenin üzerine çıkıp bağırmaya başladı. O bağırdıkça odanın içine iğrenç kokular yayıldı. Sonra pencerenin önünden ışıltılı mor renkler bir bulut halinde geçip gitti. Sandalyeden yeryüzüne bir Tanrı edasıyla inerken bana doğru dönüp söyleyecek hiçbir şeyinin olmadığını mırıldandı. O böyle söyleyince ben ne yapacağımı bilemedim tabii ve hemen bir sigara yaktım. Başımı kaldırdım ve odanın kapısının kapandığını gördüm. Gitti.

Adam sokağa çıktı. Hemen bir şairin ceke­tine asılıp yüzüne tükürükler saçarak her şeyi ne kadar çok abarttığını bağırdı. Bunu görünce onun yerine ben utandım da olduğum yerde hemen başımı önüme eğdim. Sonra adam belinden bıçağı çıkarıp ona bir çeşit kederle bakan şaire hiç cevap hakkı tanımadan bütün gücüyle karnına sapladı. O sırada sokaktaki bütün apartmanların çatılarından aşağı rengâ­renk şelaleler boşalmaya başladı. Etrafta bir çeşit telaşla sürekli var olmaya çalışan insan­lar tabii o sırada kendi içlerindeki kahraman­lardan ve o kahramanların kovaladıkları ve yakaladıklarında giyotinlerle cezalandırdıkları hainlerden başlarını kaldırıp ne yerde uzanmış kan kaybedip can çekişen şairi görebildiler ne de sokağı bir nehir gibi dolduran renkleri.

Adam, yüzünde abuk sabuk gülümsem­elerden peyda olmuş haram bir curcunayla yürümeye devam etti. Sokağın başında küçük, dişleri dökülmüş ve alnında kurşun delikleri olan esmer bir çocuk kinlenmiş gözleriyle adamı süzdü de adam bunu fark etmediğinden olsa gerek yalnızlığından kimsenin haberi yok zannetti. Çocuk bir sokak lambasının dibine oturup ağlamaya başladı. Adam, cümle reza­letinden taviz verip çocuğun yanına gidip neyi olduğunu sordu, başını okşadı ve belki için­den ona sarılmak geçti fakat yapmadı tabii. Ben o sırada belki adamın göz bebeklerinde merhamet bir biçimde tecelli eder zannediy­ordum da riya ile örtünen yeryüzünde incecik ve kırılgan zirvelerden başka bir şey olmadığı aklıma gelince ümitsizce onları seyretmeye devam ettim. Çocuğun yavaşça elini arkasına götürdüğünü gördüm. Adamın ellerindeki kan gerçekti ve başını okşarken çocuğun saçlarına şairin kanını bulaştırdı. Çocuk arkasından bir hışımla çıkardığı taşla adamın kafasına vur­maya başladı. Adam karşı koymadı veya koya­madı bilemiyorum. Sonra ben onları seyreder­ken ellerime sıcacık damlayan kanı fark ettim. Bu defa gülümseyen bendim. Gözlerim ka­rardı ve zaten yarım yamalak duyduğum ses­ler kulağıma daha yankılı gelmeye başladı. Yalpalayarak odanın içinde birkaç adım geri gittim. Eğilip üç tane mumu yaktım. Kendimi sandalyeye bıraktım. Adam geri gelmedi. Ben, kanamaya devam ettim. Safça yeni yöntem­ler düşündüm. Birazdan yeniden duvarların içinde olacaktım ve belime upuzun bir kama saplı olacaktı. 

Adamın gözünün biri artık görmüyordu. Aynı sokağın içinde kafasında derin yaralarla ve kesik kesik attığı kahkahalarla yalpalayarak gezindi. Çocuk elindeki taşı parçalayana dek adamın kafasına vurup hıncını aldığından olsa gerek, buharlaşıp kayboldu. Sokakta kendileri­ni savunan insanlar vardı. Birkaç kadın adamın bu haline acıyarak baktı da yine de adam kendisine yaklaştığında yüzündeki merhamet hemen ucuz bir tiksintiye dönüştü ve çantasıy­la adamı ittirip yere düşürdü. Gece olduğunda ölmüş şairin yanına bir ambulans yanaştı. İçin­den parlak kıyafetli adamlar ve kadınlar çıkıp kendi kendilerine ve yerde yatan ölü şaire ger­ekli açıklamaları yapıp sokağı terk ettiler. Şair artık yok.

Adam yere oturmuş yüzü ağlamaklı, göğsü hızlı ve sert biçimde inip kalkıyordu. Eli­ni ceketinin cebine soktu ve bir sigara çıkarıp yaktı. Şakaklarından sızan kanlardan yüzü kaşınıyordu. Şakaklarımdan akan kanlardan yüzüm kaşınıyordu. Sigaradan bir dolu nefes aldıktan sonra gözlerini kaldırıp bana bak­tı. Tabii ben sanki yakalanmışım gibi hemen panik yaptım ve ellerimi nereye koyacağımı bilemediğimden hemen bir sigara da ben yaktım. Hırıltılı sesler çıkartarak doğrulmayı başardı. Bir süre ayakta durdu. Dudakların­da isli paslı mırıltılar eşliğinde buraya doğru yürümeye başladı. Yürüyor dediğim, sokağın ortasında her şeyi yutan veya darmadağın eden simsiyah bir anafor gibi ilerliyordu da kaldırımlarda gezinen kediler, bir biçimde in­sanların birbirlerine söyledikleri sözcükler ve o sözcüklerin havaya bulaştırdığı renkler hep bu yürüyen anafor yüzünden bulamaç haline geliyor da kimse kimseyi anlamıyordu artık. Tabii ben bunu görünce içime dolan öfkeden olsa gerek ağrılarımı ve bitkinliğimi unutup sandalyenin üzerine çıkıp ona bağıra bağıra küfürler savurdum fakat beni duymadığını anlayınca çaresiz aşağı indim.Bu defa arkamı dönüp mumları üfledim ve kesik bir kahkaha atıp belimdeki bıçağı kontrol ettim. Yerinde. Sonra bir hışımla kendimi sokağa attım. Başımın içinde boşluk ve soğukluk, adımlarım­da incecik sapmalar ve sonsuz tereddüt içinde ona doğru yürüyordum. Bana bakmıyordu. Yanaklarında kurumuş kan lekeleri ve ellerinde paramparça olmuş zırhının alametleriyle küskün yere bakıyordu. Daha fazla yürüye­medim. Bir direğe omzumu dayayıp gelmesini bekledim. Arkasından sokağı seyrediyordum da siyah beyaz, çalıntı bir manzaraya dönüşen sokağın neden beni bunca öfkelendirdiğini bir türlü anlayamadım. İyice yaklaştı. Ona doğru bir hamle yaptım; Ceketinin yakasından tut­up kendime çektim. Tepki vermedi. Ona her şeyi ne kadar çok rezil ettiğini haykırıp bıçağı karnına sapladım.