Hepsi Bir

Ekin Kadir SELÇUK

image8

  

Kalabalık giderek artıyordu. Yaşlı kadın ilk durakta bindiği için yer bulabilmişti. Kucağında çilli suratlı, sarı kafalı bir çocuk oturuyordu. Güneşe gö­zlerini iyice kısarak bakıyordu çocuk. Arada bir başını kaldırıp anneannesinin gözlerini arıyordu. Annean­nesi de kaşını, kirpiğini oynatarak yanıt veriyordu. Gülümseyerek. Gülümsediğinde yanakları pembe pembe, top top dağılıyordu yaşlı yüzünde. Otobüsün içinde bir konserve kutusunun içine tıkıştırılmış fa­sulye tanecikleri gibiydi insanlar. Yağlarını, terlerini, öfkelerini, mutsuzluklarını birbirlerine bulaştıra bu­laştıra gidiyorlardı. Her durakta muavinin buyurgan sesi duyuluyordu: “Evet beyler, ilerleyinnn!” “Daha nereye ilerleyeceğiz, yer mi var?” diye söylendi şişman bir adam.

Çocuk anneannesinin kucağında rahat değildi. Ayağını ileri geri sallayıp duruyordu. Anneannesi omzuna dokundu yavaşça, “Yapma oğlum,” dedi, “amcanın pantolonunu kirletirsin.” Amca hiç yüz ver­medi. İlgisizce dışarı baktı. Derme çatma evler, iç içe girmiş sokaklar uzanıyordu yol boyunca. Sobaların kaldırılmasıyla birlikte her sabah semtin üzerine çöken duman da dağılmıştı. Tek tük bir yerlerden kafasını uzatmayı başaran bir çiçeğin kokusu, has­sas burunlara ulaşabiliyordu. Yaşlı kadın kendisi gibi çiçekleri çok seven kızına her ay bir buket götürürdü. Alacağı çiçeği torunuyla birlikte seçerlerdi.

Otobüsün camları kapalıydı, içerisi iyice havasız kalmıştı. Yaşlı kadın torununun alnında biriken ter­leri mendiliyle sildi. Mendili, terli kısmı içeride ka­lacak şekilde katlayıp pardösüsünün cebine koydu. Sonra birden aklına gelmiş gibi “Bisikletini ne renk alalım?” diye sordu. Çocuğun yüzü aydınlandı, gö­zleri sevinçle parladı. Ellerini çırparak “Oley!” dedi, “alıyoruz sonunda!” Anneanne kaşlarını çatıp “Ra­hatsız etme insanları, sessiz ol,” dediyse de çocuk anneannesinin çatık kaşlarının ardındaki ifad­eyi görmüştü, kocaman öptü yanağından. “Bu ay dedenin maaşı yatsın, söz alacağım” dedi yaşlı kadın, o da öptü torununu.

Karşı koltuktaki suratsız adamın yanında, ha­len genç sayılabilecek, güzel giyimli, makyajlı bir kadın oturuyordu. Ayaklarında şık topuklu ayak­kabılar, onlarla aynı renk bir çanta. Kadın sürekli uykuya dalıyor, kafası sağa sola çarpıyordu. Ken­dine gelmek için çabalıyor, her seferinde uykunun ağırlığına yenik düşüyordu. Yaşlı kadın boynunu yana eğip şefkatle baktı ona, elinde olsa uzanıp tutacaktı kafasını, sağa sola düşmesin, boynu ağrımasın diye. Genç kadın kendine gelince üze­rindeki buğulu gözleri fark etti. Toparlandı. Karnını içine çekti, ayaklarını birleştirdi. “Beni seyrediyor­muş iki saattir, böyleleri malzeme arar dedikodu yapmak için,” diye düşündü. 

Sarı oğlan uyumuştu. Göz kapakları, kirpikleri hafif hafif titreşiyordu. Açık ağzının içinde biçimsiz dişleri görünüyordu. Otobüs büyük bir mezarlığın yanından geçmekteydi. Mermer taşlara yazılı sayısız isim yan yanaydı. Dudakları kıpırdadı yaşlı kadının, kendi kendine fısır fısır bir şeyler söylüyor gibiydi. Konuşması bitince kimseye belli etmeden iki yana açtığı ellerini yüzünde kavuşturdu. Ellerini açınca torununun uyanmış ve kendisini izlemekte olduğunu fark etti. Suçüstü yakalanmış gibi oldu birden, yüzü iyice pembeleşti. Çocuk şaşkın gö­zlerle bakıyordu anneannesine. Fısıldar gibi, “fakat annemin yeri burada değildi ki!” dedi. Anneanne gülümsedi, “Olsun oğlum, sevaptır” diye yanıt verdi. Sonra camdan dışarı bakıp eliyle mezarları gösterdi ve ekledi: “Hem artık hepsi bir!”