Cinnet

Gözde ÖZDİKMENLİ

image4

  

Ne oldu? Neredeyim ben? Nasıl oldu da geldim buralara? İnanması güç ama başucumdaki güler yüzlü hemşire bana iyi olduğumu ve her şeyin yolunda olduğunu söylüyor. O kadar güven uyandıran bir ses tonu var ki burası cehennem bile olsa geldiğim yerden iyidir diyorum kendime. Kötü bir şeyler yaşadım sanırım… Evet, öyle olmalı. Altından kalkamadığım, çözüme ulaştıramadığım binlerce duygu ve düşünce beni bu hale getirdi belki de. Ama en azından bir süreliğine bunlara yanaşmak istemiyorum. Hemşire acele etmememi, bir süreliğine, iyileşene kadar burada kalacağımı anlatıyor. Serum da takılmış koluma. Enjeksiyon gibi tıbbi müda­halelerden korkmayan bir insanım muhtemelen, bu durum beni çok fazla huzursuz etmedi ama yine de olan biten hakkında bir şeyler hatırlamıyor olamama şaşırıyorum. Genel olarak iyiyim fakat o başım yok mu, acayip ağrıyor… Ne hissettiğimi ise tanımlayamıyorum. Sanki en yakın his bana başka bir kıta kadar uzak. Gidemeye­ceğim kesin, buna çaba harcayacak ve karar verecek gücüm de yok. 

Öyle yorgun ve uykusuzum ki… Şimdi şu tertemiz, bembeyaz yatağın içinde olmak benim için ana rahmi gibi. Hemşire bazı haplar içmemde yardımcı olurken içeriye doktor giriyor. Psikiyatristmiş. İşinden bezmiş bir görünümü var. Mesafeli bir tavırda yaklaşıyor ve soğuk bir ses tonuyla konuşuyor. Yanında duran hemşire onun söylediklerini not alıyor, onu onaylıyor ve bana da ara sıra sıcacık bakıyor. Doktorda eksik olan insani­yetin tamamlayıcısı sanki hemşirenin o bakışlarında. Doktor bana sorular soruyor; yaşım, işim, medeni halim gibi sorularla başladık. Sorulara yanıt verme alışkanlığım sayesinde biraz kendimi hatırlamaya başladım sanki. Cevap verdikçe kendiliğimi yavaş yavaş yeniden inşa ediyordum gibi. Psikiyatristle ilk karşılaşmam değil bu. Lise ikideyken annem beni zorla psikiyatri kliniğine getirmişti. Sevdiği için mi getirmişti kızını ruh sağlığı uz­manlarına? Benim hasta olduğuma üzülmüş ve düzelmemi mi istemişti? Maalesef hayır… Bence tek isteği bu durumun ona verdiği huzursuzluk ve ağır sorumluluk duygusundan kurtulmaktı. Bir yüktüm onun için, doğurulduğuna pişman olunan bir çocuk, önemsiz ve sorun çıkarmaması beklenen bir ev eşyası... O zamandan bu yana on sekiz yıl geçmiş ve ben artık otuz beş yaşındayım. Anlamakta en zorlandığım şey ise hem tek çocuk olup hem istenmeyen olmak. Çok olunca azalır, az olunca artmaz mıydı şeylerin ya da insanların kıymeti? Öyle olmamıştı işte… Doktor daha önce psikiyatri kliniğine yatıp yatmadığımı, herhangi bir tanı alıp almadığımı, düzenli olarak kullandığım ilaçlar olup olmadığını soruyor. Ailemde psikolojik sorunlar olan kişiler var mıydı, hiç intihar girişiminde bulunmuş muydum, alkol kullanıyor muyum, göğsümde ani sıkışmalar ve nefes alamaz gibi hissetme var mı ve benzeri. Bazı sorularda biraz duraksasam da yanıtlıyorum ve baş ağrım sanki biraz olsun azaldı.

Aslında ilk çocuğumu doğurduğumda annemi biraz olsun anlar gibi olmuştum. Çocuk doğurmak ve ye­tiştirmek bana çok ama çok zor geldi. Eşimin ise bundan zerre kadar hoşlandığını düşünmüyorum. Evde olma­mak ve bebeğin ağlamalarını duymamak için kendini hep dışarı atardı. Annem de benzer zorlukları yaşamıştı muhakkak, ne hissetmiş olabileceğini anlamıştım ve aramız bir süreliğine iyiydi. Benim kaygılarım ve panik ataklarım da azalmıştı. İşe geri dönmüştüm ve aynı annemin geçmişte yürüttüğü gibi vasat giden evliliğimi ben de yürütmeyi başarıyordum. Biraz fazlaca kaygılı, zaman zaman aşırı içe kapanık ama başarılı çocuk, yoluna devam ediyordu. İkinci çocuk benim için toplumsal başarının bir sembolü olacaktı. 

Daha çok kabul görecektim, oğlumu kardeşsiz ve bu dünyada yapayalnız bırakmayacaktım. Yaptım da… Eşim artık bizle olan bağını tamamen kopartmıştı ama kendi hayatını da tam olarak kuramamıştı. Bir kızım vardı artık şirin mi şirin fakat ben şimdi kaygılarım, kâbuslarım ve çaresizliğimin esiriydim. Emzirmek istemed­im, oysaki oğlumu bir buçuk yaşına gelene kadar emzirmiştim. Antidepresanlar kâr etmiyordu, artık vücudumu ve benliğimi hissedemez olmuştum. Vücudumda küçük yaralar var… O yaraları ben yaptım, hatırlamak istemi­yorum. 

En son ise o korkunç şey oldu… Ellerimin arasından bir şey kaydı sanki… O elimden kayan şey yoksa be­beğim miydi? Kızımı öldürdüm mü, yoksa bu kâbuslarımdan biri miydi? Cesaret edip sormalıyım! Gözlerimden yaşlar boşalıyor, bağıra bağıra ağlıyorum. Annesi olmayı hiçbir zaman başaramadığım o küçük kızı ben mi öldürdüm? Nasıl yaşarım artık… Ölmek istiyorum… Koşarak odaya giriyorlar ve bana bir sakinleştirici iğne vuruyorlar. Ağlıyorum… Kafamdan gözümün içine doğru kanlar süzülüyor ama hiç acı hissetmiyorum. Kızımın iyi olduğunu ve sakin olmam gerektiğini söylüyorlar. O güvendeymiş ve ben tamamen iyileşene dek devlet bakımında olacakmış. “Sen suçlu değilsin” diyor hemşire, “Hastaydın sadece ve iyileşeceksin.” “İyileşmen için elimizden gelen her şeyi yapacağız ve sonra da ailene kavuşacaksın.” “Yavaş yavaş… Acele etme, sen suçlu değilsin…” “İyileşeceksin…” “Ailene kavuşacaksın…” Ben suçlu değilim, iyileşeceğim ve aileme kavuşacağım… Ağlıyorum ve bu sözleri yüzlerce kez tekrarlıyorum ta ki baygın düşüp uyuyana dek.