Yürek Eksikliği, Akıl Fazlalığı

Gözde YALÇIN

image7

  

Şehir hayatında bütün insanların ortak şikâyeti yalnızlıktır. Klişe şekliyle “kalabalıkların içinde yalnızlık”. Hiç kimse bir diğerini tam olarak anlayamaz. Herkes de anlaşılamamaktan şikâyetçidir. Oysaki bütün bunların temelinde sevgisizlik vardır. Yani iyi hisleri kötü hislerle by pass etmiş bir toplumun bireyleri yalnız ve çaresiz olmasın da ne olsun?

Kendimi bildim bileli insanların kötülüğünü algılayamıyor, daha doğrusu insana kötülüğü yakıştıramıyor­dum. Diğer hayvanlara bahşedilmeyen analitik düşünme yeteneğinin insanı kötülükten uzak tutması gerek­tiğine inanıyordum. Bu nedenledir ki bütün bu katliamları yapanların da bir insan olduğunu hep göz ardı ediy­ordum. Yani “düşünme” eylemini sadece boş zamanlarını dolduran bir hobi olarak değil de yaşamın ta kendisi olarak görüyorsan, Descartes’in da dediği gibi “varsan”; iyi biri olmak bu kadar da çok zor olmamalıydı… İşin öyle olmadığını anlamam çok acı oldu! Psikoloğuma bu cümleleri kurduğumda ilk tepkisi inanılmazdı:

“Nasıl yani sen bugüne kadar hiç gerçek bir kötü görmedin mi? Masallar âleminde filan mı yaşadın?” dedi. 

Oysaki ben sadece toplum kavramını unutup herkesi kendim gibi sanmıştım. Kendimi anlatmaya pek fazla uğraşmamış herkesin beni hemencecik anladığını sanmıştım. Zira ben zihniyle değil gönlüyle görenlerden olmayı seçmiştim. Yahu millet bu kadar sevdiği daha doğrusu sevdiğini sandığı Cahit Zarifoğlu’nu anlayamamıştı “yürek eksikliği, akıl fazlalığından” beni mi anlayacaktı? Ama az evvel de söylediğim gibi her şeyi belirleyen, bizi düşünceden ve iyilikten uzaklaştıran toplumdu. Toplumsal ahlak yargılarının bizim için çizdiği kavanozu görmezden geldiğimiz için anlaşılamıyor ve kavanozdan çıktığımız anda kötülüğe maruz kalıyorduk. Çok şükür ki iffetli kızlarız, ne biliyim eve gece on ikiden sonra gelsey­dik mesela veya biriyle el ele görülseydik acaba ne olurdu? Mehmet Amca namusumuza 10 puan vermez oğluna bizi layık görmezdi. Ama en kötüsü kalbinde bizim için beslediği iyi hisler yerini nefrete bırakırdı…

Uzun lafın kısası yoruldum öfkeli konuşmalardan, uzlaşamadıkça yükselen seslerden, birbirini anlamak değil ağlatmak isteyen insanlardan, yoruldum.

Oysaki Mandela’nın da dediği gibi:

“Sevgi, insan kalbi için daha doğal” değil miydi? Nefret etmek ve kendini inançsızlığa zorlamak neden öyleyse?

Anlayamıyorum ve dahası anlayamadığım insanlar gibi bir hayatım da olsun istemiyorum. Onların düştüğü kötülük kara deliğine düşmek istemiyorum. Ne bileyim işte? Lüks bir araba, geniş bir daire, yatlar, pahalı bir yaşam değil benim istediğim. Sadece sevgiyle dönen bir dünya istiyorum. Şimdi gördüğüm insanlar gibi, mutsuzluklarını sahte mutlulukların arkasına gizleyenler değil de gerçekten acı çeken insanların yanında; salaş hatta belki biraz pis ve aşkla dolu bir hayat istiyorum. 

Gerçekten mutsuz insanları görürsem ve onlara bir nebze olsun yardım edebilirsem; belki yeniden inanırım insanın içindeki iyiliğe… Belki o zaman; toplumun bize çizdiği sınırları aşarsak kin ve nefreti gömebileceğimize dair umutlanabilirim. 

Bu kadar yazdım peki ben çok mu iyi bir insanım?

15 yıllık arkadaşlarımı bile bir kalemde silebilirim; benim gibi düşünmüyorlar, olaylara benim bakış açımdan bakamıyorlar diye. Oysaki herkesin doğruları aynı olmak zorunda değildir ki. Bu bir çeşit bencillik değildir de nedir? Hatta şöyle bir bakınca ben kötü bir insan bile sayılırım.

Zira bütün o “hümanistim” zırvalığına rağmen hala eski dostlarımı aramak dahi istemiyorum. Hatta onları buna layık bile görmüyorum içten içe. Ama ben en azından pazarlık yapmıyorum. Küçük hesaplar yapmamak için büyük kayıplar yaşıyorum. 

İçimi nefretle doldurmaktansa bomboş kalmayı tercih ediyorum. Yine de bütün kötülüklere rağmen, artık masallar âleminde yaşamadığımızı öğrenmeme rağmen hala kalbimi kara hislerle dolduramıyorum. Kin ve nefretin yarattığı ağırlıktansa sevgiyi tercih ediyorum. Ünlü düşünür Yunus Emre’nin de dediği gibi:

“Sevelim, sevilelim” diyorum. Umutlu günler…