Portreler - I

Gözde YALÇIN

image1

  

(Müslüm Gürses-Sezen Aksu “Sebahat Abla” şarkısı eşliğinde okunması tavsiye edilir!)

Şimdi her şey bir hatıra oldu kaldı…

Pek garipti Aysu Abla, bir başına onca yıl… Çocukluğumda hatırlıyorum: Hayaller görürdü, başında bulgur savuran evliyalar, en çok da evinin yanında mezarı olan Zevle Hatun ziyaretine gelirdi. 

Kızardık, çok kızardık ama bir yandan hep üzülürdük. Hele son zamanlar, onu her gördüğümde bir şeyler yapmalı diyordum, ama ben de yapmadım. O yüzden belki bir parça kendimi suçlu hissedişim. 

Çocukmuş, dört tane abisi olmasına rağmen kafası en çok onun çalışır diye dükkânın kasasında otururmuş. Altmışlı yılların Sazlıkır’ında gelen gidenle büyük adamlar gibi sohbet eder, tüccarlık yaparmış. Biraz erkek gibi yetişmiş yani, belki de bundan sebep okumak istemiş, öğretmen olmuş. 

Yıllar önce; babamla aynı okulda, Hatay’ın bir kasabasında öğretmenliğe başlamış. Zengin bir ailenin kızıymış; öyle soylu, öyle de münasip bir kısmetmiş pek çoklarınca. Çok isteyeni olmuş, “Aysu’nun parasını yemek için is­tiyorlar” demişler, vermemişler kızı. Bir gençle evlenmek istemiş, güç bela ailesini ikna etmiş. Söz, nişan hatta tayini bir an evvel olsun diye nikâh bile yapılmış. Ev kurma zamanı gelince bir “perdeleri kim alacak” kavgası başlamış. İşte bu kavgayla Aysu Abla yalnızlığa mahkûm olmuş. Hemen boşanmışlar ve bir daha hiç evlenmemiş. Konya’ya yerleşip Anadolu’da hala kabul görmeyen bir biçimde yalnız bir kadın olarak hayata devam etmiş.

Beni tiyatroya götürmüştü, çocuktum. Hiç para harcamadığı, öğretmen maaşına rağmen yokluk içinde yaşadığı için; beni tiyatroya götürmesi herkeste bir infial yaratmıştı. İnanamamışlardı. Oysaki ben biliyordum, beni ona bağlayan tek şey sevgiydi. Sevmiştim ben onu. O zamanlar sağlamdı; eskiydi belki kıyafetleri, ama ter­temizdi. Zamanla yoruldu, yoruldukça kirlendi. Hem kendi hem de elbiseleri… 

Yıllar geçti bir gün bir düğünde karşılaştık. İşten atılmış, haksızlığa uğramıştım. Bu içinde bulunduğum saç­ma sapan durum için demişti ki:

“Allah bir kapıyı kapatır, diğerini açar. Senin de çok güzel kapıların olacak ama bu kapın da kapanmadı merak etme… “

Tam da umuda ihtiyacım vardı, ilaç gibi gelmişti. Kim bilir belki de ermişti, belki de bildi. Ve yahut sadece öyle diledi ama beni sevindirdi. 

Çok hastaydı. Hastaymış yani, ben de dâhil kimse bilemedi. Hastaneye yattı ama sanki iyiydi, birkaç güne çıkacaktı. Çıkamadı…

Bir kere, bir kere şöyle doyasıya bir eğlendi mi acaba? Hiç güzel bir evi olmadı. Acaba bir kere hayal etti mi, şöyle saray gibi bir evde oturmayı? Ne bileyim işte öyle… Bazen Alanya’ dan ev alacağım derdi. Alır mıydı acaba, hani çok değil de şöyle birkaç yıl daha yaşasaydı…

O tuhaf gülüşü değil de şöyle biraz mahzun, düşünceli, dudağının kenarıyla, hafif bir tebessümü vardı. O geliyor aklıma… Ne bileyim Allah’ın bir kuluydu işte ama çok garipti. Çok derbeder… Ruhu hastaydı hiç kimse anlamadı, benim gibi anlayanlarsa hiçbir şey yapmadı ve bir gün bir hastane odasında henüz 60 yaşındayken annesinden 2 ay sonra o da ölüverdi… İnanamadım… Annem haberi verince, tek diyebildiğim “çok derbederdi be anne” oldu… 

Kim ne derse desin, eğri veya doğru. O iyi bir insandı ve onu tanıdığım için çok mutluyum. Aysu Abla eğer beni duyuyorsan bir yerlerden, hakkını helal et. Çünkü seni görüp de susanlardan oldum. Ama sana yemin ederim ki seni sevdim. Niye bilmiyorum, belki de yüreğinde nefretten çok sevgiye yer verdiğin için ya da bir çocuktan bile akıl alabilecek kadar saf kalpli olduğun için. Senin için ve sana dair yapabildiğim tek şey bu yazı olduğu için özür dilerim. Hakkını helal et. O GÜZEL GÜNDE, O GÜZEL YERDE BULUŞMAK ÜMİDİYLE…