Dul

Gamze ERKMEN

image5

“Bu yaştan sonra da yalnızlık zor tabii.”
“Huysuz da bir adam, yeniden evlenmek istese kim varır ki buna?”
“Parası da çok değil ki genç bir kız gelsin, otursun başına.”
“Aman sessiz olun, duyuverecek şimdi.”
“Aklını oynatmazsa iyi.”
“Elinde bir yastık, bırakmıyor, nereye giderse yanına koyup seyrediyor, sonra da deli deli gülmeye başlıyor.”
Kırk yıllık yastık, kırk günlük yasın sembolü haline gelmiş.
İnsanlar yastığı, delilik belirtisi sanadursunlar, sihrini bir tek dul biliyor.

5. Gün
Hani bugün kaplıcalara gidecektik? Nereden çıktı şimdi ölmek? Toprak sıcak mı geldi Şaheser Hanım? Sen pek seversin sıcağı, bilirim. Isıtıyordum ben seni kırk yıldır. Ayıp bu yaptığın. Şimdi sen gittin ya, ben üşüyorum. Gülme oralardan, “Sen de soğuğu seversin Fevzi Bey, az dondurmadın beni kış geceleri camları açıp,” dediğini duyuyorum. Hadi vazgeç, geri gel, gel de gidelim kaplıcalara. Söz ben de gireceğim seninle kaynatılmış havu­zlara. Hiç şikâyet etmeyeceğim. Amma nazlı çıktın be kadın! Niye şaşırıyorsam, ben seni babandan tam yedi kere istedim de sekizincide vardın bana. En sevdiğin eşyana, yastığına sarılsam gelir misin?

12. Gün
Ağustosun ortasında, dün gece uyurken ne cam açtım ne klima. Niye mi? Soruyor musun bir de? Gel diye işte. Yastığına neden mi sarılmadım? Yapamadım, hatta senin yattığın tarafa arkamı döndüm de sıktım gözler­imi. Yok yok, ağlamadım. Sadece kokunu duymaya hazır değilim sen yokken. Biliyor musun? Bana çok büyük bir oyun oynadın. Kandırdın sen beni Şaheser. Daha on gün önce kıkırdadın ya yatağımızda hani, sonra yüzsüz yüzsüz “Safiye Hanım da gömdü kocasını, bu gidişle sen de benden önce gideceksin herhalde Fevzi Bey,” dedin. Ben sana belli etmedim de bozuldum böyle söylediğine. Benim yokluğumun düşüncesi senin için alay konusun­dan ibaretmiş, diye üzüldüm. Halbuki sen dalga geçiyormuşsun ama benimle değil, ölümle. Korkmazdın ki ölmekten. Keşke sen beni gömseydin de şimdi duvarlarla konuşmak yerine seninle oradan konuşan ben olsay­dım. Bencilim tabii, sen hiç kabul etmedin ama ben hep bencil bir adamdım aslında. Senden başka kim çekerdi ki benim gibi huysuzu? Bu gece yastığına sarılacağım. Özledim kırk yıllık kokuyu. O da dürterek uyandırır mı beni geceleri, “Ne horladın be adam,” diye?

17. Gün
Her gün birinci gün. Gelenleri saymıyorum, anlatmıyorum sana. Ezberlenmiş cümleleri tekrar edip gidiy­orlar. Yetmiş iki yıllık takvimi değiştirdin, miladı on gün öncesine çektin ya benim hayatımda, helal olsun sana. Sahi ben sana belli edebildim mi, seni böylesine sevdiğimi? Düşünürken bile “sevdiğimi” demek zor geliyor. Eski toprağım ben. Toprak dedim, yüreğim yandı. Beni üzmeye devam ediyorsun. Bugün çekmeceleri karıştırmak istedi canım. Neydi adı, şifonyer. Sen öğretmiştin hani ne olduğunu. Bir gün “Şifonyerin ikinci çekmecesinden evlilik cüzdanımızı da al yanına gelirken,” deyip telefonu kapatmıştın da bütün gün şifonyer ne diye düşünmüştüm. Bugün açtım o şifonyerin ikinci çekmecesini. Ölüm belgesini oraya saklamış bizim akılsız oğlan. Tamam canım, kızma hemen akılsız dedim diye. Kavga etmeyeceğim artık onunla da. Benden çok sevdin değil mi sen oğlunu, hayırsız kadın. Ben hep en çok seni sevdim. Bugün geldi benden yastığını istedi, kokunla yatmak istiyormuş, anne kokusuymuş, özlüyormuş. Verir miyim hiç? Dedim ona, “Dünyadaki bütün evlatlar için annel­eri bir tane olabilir evladım, ama benim için de Şaheser bir tane, kusura bakma. Kazağını al, hırkasını al ama o yastıkta öleceğim ben de” dedim. Bu defa o kızdı bana. Üzmedim çocuğu, gerçeği söyledim. “Dilin de çok sivri Fevzi, düşünmeden konuşursun sen hep böyle, ah Fevzi,” diyorsun değil mi? Ne yapayım, kırk yıllık arkadaşımın kırk yıllık yastığı benim kırk yıldır baş koyduğum mabedim. Seni bile ilgilendirmez.

24. Gün
Bu sabah ilk defa kahvaltı yapmak istedim. En çok kahvaltılarını özlüyorum. Nasıl da pişirirdin o mene­meni. Kokusu geldi burnuma, yapayım da karşılıklı yiyelim dedim. Oğlan mı, uğradı uğradı, merak etme. Onu gönderdim de öyle başladım yapmaya. Seninle gençlerin dediği gibi romantik bir sofra kuralım. Evet, ağzımdan ilk defa böyle kelimeler çıkıyor, ben de güldüm kendime. Hep kullandığın kırmızı derin tavayı çıkarttım. Yumur­taları hazırladım. Sonra domatesleri, biberleri. Domatesler senin de gözlerini yaşartır mıydı? Peki ya yumurta kırarken sabahları, sen de ağlar mıydın Şaheser? Kırk yıl biber doğrarken hıçkırıklara mı boğuldun benim gü­zel kadınım? Karşı sandalyeme oturttuğum yastığına sıçradı zeytinyağı. “Beceriksiz adamsın,” deyip bir kah­kaha patlatırdın ya hani, ağlarken beceriksiz adamım vesselam, diye düşünüp gülmeye başladım. Gülmem için söylüyordun bunları ama ben sinirleniyordum hemen. Bak görüyorsun değil mi, artık sinirlenmiyorum. Hadi gel, vallahi söylenmeyeceğim. Ne olur gel, menemen de istemiyorum, bir yumurta kırsan yeter.

30. Gün
Ah be kadın, nereye koydun şu çekici? Bugün gittiğinden beri ilk defa söyleniyorum bak sana. Söz vermiş­tim, haklısın ama kendince yarattığın o düzen, bana göre dağınıklığın ta kendisi. “Sen dağınık kadın görmemişsin, sen topla da görelim Fevzi Bey!” Kahkahaların çınlıyor bak kulağımda. Bana hiç kızmadın hayatın boyunca. Bir kere bağırdığını görmedim. Lâkin ben sana sesleniyorum, ta oralara bağırıyorum bak, “Çekiç nerede,” diye. Ses­imin tonu yüksek, evet efendim yüksek. Lazım o çekiç bugün bana. Hani Ahmetlerle gittiğimiz bir otel vardı, Ayvalık’ta. Salonda, bana anlamsız gelen, içinde bir sürü gereksiz gümüş tabak, çanak, biblolarının durduğu, senin de “Aaaa, evimin en güzel parçası,” dediğin vitrinin en alt rafından orada çektirdiğimiz resimler çıktı. Yıl­larca aradım ben o resimleri be kadın. Ahmet’in oğlan üstü açık arabasıyla gelmişti de sen beni zorla bindirip illa fotoğraf çektirelim, diye tutturmuştun, hatırladın mı? Ahmet makinesinin tuşuna basmadan iki saniye önce de sosyetik şapkanı benim kafama geçirmiştin. Sonra da o halime saatlerce gülmüştün hani, o resim. Onu duvara asacağım, tam yastığının üstüne gelecek şekilde. Bu arada, o gün herkesin içinde o şapkayı taktın kafama diye çok tepki vermiştim ya sana, haklıymışsın o kadar gülmekte. Evet, haklısın ne yapayım, huysuzum. Çekiç nerede Şaheser! Bu resmi asarsam oraya, söz veriyorum bu gece ilaçlarımı içip uyuyacağım. Yastığının altına saklıyo­rum onları. Elime alıp ağzıma götürdüğümde kokun elimden burnuma geçsin de eskisi gibi ilacımı sen bana veriyormuşsun gibi hissedeyim diye.

33. Gün
Cep telefonlarımızın ikisini de kapattıracağım dedim oğlana, esti gürledi. Neymiş, hiç mi onu düşünmüyor muşum, beni merak ederse ne yapacakmış. “Oğlum evden ararsın,” diyorum, “Baba, hiç mi evden çıkmaya­caksın?” diyor. Çıkmayacağım. Şaşırmadın değil mi? Beni dışarı çıkaran sendin çünkü. Bana kalsa, seninle evi­mizde yaşlanıp ölürdüm. Ben yaşlandım, sen öldün. Öldüğünü bir tek ben mi biliyorum? O lanet olasıca tele­fonuna mesaj geldi bugün. “Değerli üyemiz, doğum gününüzü en içten dileklerimizle kutlar, sevdiklerinizle birlikte bir ömür boyu sağlıklı ve mutlu yaşamanızı dileriz.” Cevap yazdım, “Bu telefona bir daha böyle mesajlar atmayın,” diye ama gitmedi. Hem düşünmeden mesaj atıyorlar hem de cevapları kabul etmiyorlar. Kızdırıyorlar beni Şaheser! “Bu mesaj sana bir şey hatırlatmadı mı Fevzi Bey?” Bak yine doğum gününü unuttum. Sen varken hatırlatırdın, ben de sana hemen koşup en sevdiğin nergislerden alıp gelirdim, değil mi? Değişmemişsin gittiğinden beri. Doğum gününü hatırlatıyorsun hâlâ. Bird­en hoşuma gitti o mesaj bak şimdi. Sen yollattın o mesajı, anlamadım sanma. Bir koşu nergis alıp geleceğim, yastığının üstüne koyacağım. Hem senin kokun hem nergisin kokusu, bu gece yanımda uyuyacaksın yeniden hanım! Bir yere bırakmam…

36. Gün
Ayla aradı bugün. Yok yok, alt komşu değil, İstanbul’daki, hani benim oldum olası sevmediğim, ablanın arkadaşı, dedikoducu Ayla. Neymiş, yeni duymuş, çok üzülmüş, yıkılmış, ilk duyduğunda bayılacak gibi olmuş, tansiyonu düşmüş de kızı hemen tuzlu ayran yapmış, kendine gelir gelmez beni aramış. Benim halim ne olacak­mış, kadın yine başının çaresine bakarmış ama erkekler için yalnızlık çok zormuş, neyse ki oğlumuz vefalı, hayırlı evlatmış, o bana bakarmış, geliyor muymuş ziyaretime, gelin yemeğimi yapıyor muymuş, komşular gelmiş mi eve, hastalığın da yokmuş, sen neden öyle pat diye, tövbe estağfurullahmış mış mış. Şaheser, yarım saat beni konuşturmadan kafamı ütüledi. Susunca, teşekkür ettim sadece ve kapattım. Üzülmeyeceğini bilsem, ne cevap­lar verirdim ona ben de, konuşurken salonda duran çerçeveye takıldığımı fark ettim. Resmindeki gülen yüzün birden asıldı, kaşların çatıldı ve “Ah Fevzi, hep sen mükemmelsin de herkes kötü değil mi, iyi geçin şu insanlarla,” dediğini duydum. Vallahi duydum. Ben bir tek seninle geçiniyordum. Haklısın, aslında sen benimle geçiniyor­dun, kabul etmeliyim. Gül gül, hoşuna gitti değil mi? Ne diye gittin de laf verdin şu milletin ağzına…

38. Gün
Kapı çaldı sabah. Açmadım, biliyorum oğlan değil, oğlanın iş toplantısı varmış, İzmir’e gitti. Hayat devam ediyor neticede. Neyse, gelen inatla çalmaya devam edince, göz deliğinden baktım. Sami Bey gelmiş. “Fevzi Bey korkutuyorsun bizi, bak böyle yapma, açmayınca sana da bir şey oldu sandım,” dedi. Güldüm. Apartmandaki herkes konuşmuş, plan yapmışlar, seni pek severlermiş, bütün kadınlar kısır, börek, çörek yapacakmış, kırkında bizim evde mevlit okutmak istiyorlarmış. Ben bunu elbette düşünürmüşüm ama acım taze olduğundan, onlar benim yerime yapmaya karar vermişler. Yani Şaheser, gittiğinden beri bir rahat bırakmadılar. Nasıl insan birik­tirmişsin arkanda. Ben bu kadar kalabalık bir ölümü kaldıramayabilirdim, ne yalan söyleyeyim. Kıskandım mı? Yetmiş iki yaşında adam kıskanır mı canım, sen de! Tamam tamam, kimse bana gelmiyor, senin için geliyor diye biraz içerlemiş olabilirim. Biliyorsun, gitmesen bunu sana hayatta itiraf etmezdim ama sen anlardın. Yine yandan yandan bakıp gülerdin bana. Neyse, “Gelin,” dedim, onları da görmek istersin belki diye düşündüm. Ellerime baktı sonra dik dik. Görsen, öyle bir bakıyor ki, sanki kucağımda bomba taşıyorum. O öyle bakınca ben de baktım, kucağımda yastığını gördüm. Yemin ederim, o bakışa kadar yanıma aldığımın farkında değildim. Vah vah, dedi içinden kesin Sami Bey. Kapıyı kapattım, sağda duran portmantonun aynasıyla göz göze geldim. “Vah vah Fevzi Bey,” dedim kendime. Nergislerin rengi yastığına geçmiş, yastığın sararmış. Boş ver dedim, kokularınız iyice karışmış, mis gibi olmuş.

40. Gün
Öğlen on iki buçuk gibi sandalyelerle doldurmaya başladılar evi. Salonun halini görüyorsun, rezillik. Hele aralarından bazıları ayakkabılarıyla girmeye kalkmaz mı eve, “Durun”, dedim. Hiç hoşlanmazsın, izin vermedim merak etme. En üst katta oturan Fatma Hanım örtünmüş, geldi, salonun ortasına kuruldu. Mutfak da yemekler­le doldu. Bunlar sana mı geliyor, yemek yemeye mi? Bir sevemedim şu dini toplantıları. Dedikoducular, geldiler yine bir araya. Tamam Şaheser, bir şey demiyorum, oturma odasında, sessiz sakin oturuyorum. Yanımda, içeride senin için dua okuyan -okuduklarının Türkçesi hakkında bir fikirleri var mı emin değilim ama neyse- kadınların kocaları var. Aralarından asker olanlar, ordu evindeki değişiklikleri konuşuyorlar, iki tanesi sessiz sedasız gözünü bana dikmiş öyle oturuyor, gençlerden bir tanesi de kendince ortamı yumuşattığını sanıyor. “Fevzi Amca, kadınlarla yaşamak zor zaten, üzülme bu kadar, bak hayatının baharında sayılırsın. Tek başına dünyayı gezersin istersen. Valla bizim hanım şöyle uzun süre bir yere gitse de kafamı dinlesem diyorum bazen, ha ha ha.” Yüzüne baktığımda, ağzı burnu dağılmış, kanlar içinde yerde yatarken gördüm bir an için onu. Yumruğumu fazla sık­mışım, elimin acısından anladım. Yeni nesil hiç olmamış be Şaheser. Teselliyi, terbiyesizlikle karıştırıyorlar. Fat­ma Hanım okumaya devam etti, kadınlar dinlemeye, erkekler çay, sigara içmeye. “Şunu evde içmeyin,” dedim, odanın balkonuna tıkıldı hepsi. Güya beni görmeye, seni yâd etmeye geldiler, balkon kapısından ayrılmıyorlar. Dua faslı bitsin diye dua ettim ben, senin için ettiklerim seni orada uzun süre idare eder zaten. Yemeklerin dağıtılmasıyla başladılar dedikoduya. Tuvalete diye girdim, yarım saat ne konuştuklarını dinledim. Önce evimiz hakkında konuştular. Çok dağıtmışım, evde kadının olması başka bir şeymiş, öyle dediler. Bence hiç dağılmadı, yalnızca bütün resimlerimizi ortalığa çıkarıp duvarlarda boş kalan yerlere astım. Araya senin ne kadar yardım­sever ne kadar iyi bir insan olduğunu sıkıştırdılar. Benim de bir o kadar huysuz olduğumdan bahsedip özümde iyi bir insan olduğumu eklediler. Sonra temcit pilavı gibi, yastığı elimden bırakmamamın ve hiç konuşmuyor olmamın ne kadar acıklı olduğunu tekrar edip durdular. İçime atarsam böyle şişermişim. Sizsiniz beni şişiren diye bağırmak istesem de senin için katlandım bu saçma sapan sözlere. En iyisi yatak odasına gideyim, yatayım belki anlarlar da giderler, diye düşündüm. Sarıldım sana. Öyle güzel uyumuşum ki, uyandığımda yanımda sen, yüzümde yastığının izi vardı.