Kuyu

İmren SAYGIR YILMAZ

image2

  

Kanatlarımı donduran bir soğuk var dışarda. Şu kovuktan çıksam mı yoksa açlıktan ölsem mi ikilemind­en çıkmam çok kolay oldu. İki gündür birkaç ekmek kırığından başka şey geçmemişti boğazımdan. Çiko’nun da öyle. Yan kovuktan ses soluk çıkmıyordu, yaşıyordur inşallah diye daldım içeri. Gagasını karnına saklam­ış oturuyordu. Hadi, dedim. Bu böyle olmayacak. Çıkalım da belki birşeyler buluruz. Gelmek istemedi. Kıyıda köşede yuvasına taşıdığı kırıntılar varmış. Nazlılığı üstündeydi yani. Onu ikna edecek halde değildim zaten. Akşam ayazı çökmeden yiyecek birşeyler buldum buldum, yoksa kanatlarımdan asılıyordu buzlar. “Eyvallah Çiko” deyip çıktım kovuğundan. Yakındaki parka indim yine. Bu soğukta kim gelsin de simit neyim yesin zaten. Az biraz dolandım, baktım ekmek çıkmayacak bize burdan. Nasıl olduysa güneş soğuğa kaptırdığı ışıkların­dan kurtarabildiklerini yaymaya başlamıştı. O gazla biraz uzağa gitmeye karar verdim. Bizim mahalleden baya uzaklaşmış olacağım ki tanımadığım ağaçlar, parklar çıktı karşıma. Ama yine de nafileydi çabam. Gram yiye­cek yoktu. Artık kanatlarım ağrımaya başlamıştı ki kuyuyu andıran bir yer gördüm. İçine insanlar düşmüştü. “Hadi bismillah” deyip süzüldüm. Duvarın üstüne konmayı beklerken dikenli teller sıyırdı ayaklarımı. Son anda yırttım valla, boğaz yoluna gidiyorduk. Biraz daha dolandım üstünde kuyunun. İki pencere takıldı gözüme. Siyah korkuluklarına doğru seyirttim. Burası yüksek duvarlarla çevrili bir bahçeydi, evet teşhisim bu yönde. Birkaç kadın duvar diplerinde kümelenmiş, sigaralarını tüttürüyorlardı. Yine bize yiyecek yok anlaşılan diye düşünürken tutunduğum siyah korkulukların arkasındaki pencere bir iki zorlamadan sonra açıldı. Ödüm kop­muştu ama kanatlarım o kadar yorgun ve üşümüştü ki kaçmaya yeltenmedim bile. Açılan pencereden suratıma bir sıcaklık çarpınca daha bir sokulma gereği duydum. Biraz sonra camın önünde parkta gördüklerime pek ben­zemeyen bir kız çocuğu belirdi.Aşağı düşmüş dudakları beni görünce hafiften yukarı doğru hareket etti. Bir süre göz göze kaldık. Ben sıcaklıktan, O ise benden memnundu. Artık açlık uyarılarına kayıtsız kalamıyordum. Kıza olan ilgim pencerenin köşesinde gözüme ilişen susamlarla birlikte dağılmıştı. Yavaşça o yöne yürüdüm. Kalan kırıntıları bir güzel yedim. Ama doymak ne kelime! Memnuniyetsiz halde kıza doğru seyirtmiştim ki, onu bırak­tığım yerde bulamadım. Az sonra elinde yumruk kadar bir ekmekle yeniden belirdi önümde. Bu sefer korktum, uçup daha üst korkuluklara kondum. Küçük yüzünü yukarı doğru kaldırıp, garip sesler çıkartarak ekmeği camın önüne ufalamaya başladı. İzledim önce. Gözü bende, eli ise ezbere bir biçimde ekmeği parçalıyordu. Ben oralı olmadıkça çıkardığı garip sesleri tekrarlıyor, -yavaşça zararsız olduğunu anlatmak istercesine- geri çekiliyordu. “E artık artistliğin lüzumu yok” dedim ve ekmeklere doğru resmen atıldım.

Bir taraftan hunharca aç karnımı doyururken bir yandan da bu simsiyah saçlı kızı inceliyordum. Gözlerinde garip bir pırıltı oluşmuştu. Arkasında beliren saçları yer yer beyazlamış, gözlerinin altı morluklarla dolmuş, bit­kin görünümlü bir kadın uzun parmaklarını kızın saçlarında gezdirip duruyordu. Kız, işaret parmağıyla beni gösterdi kadına. Kadın eliyle kıza bir takım işaretler yapıyor, ses çıkarmadan konuşuyorlardı. Sadece kızdan belli belirsiz hırıltılar çıkıyordu. Bahçe birden kalabalıklaşmıştı. Başında şapkayla dolaşan bir kadının cama vurduğu uzun sopaya benzer şey yüzünden az kalsın kalbim duracaktı. Hızla çırptığım kanatlarım, ancak yan pencereye kadar götürebilmişti beni, kalbim ağzımda atıyordu. Şapkalı kadın, içerdeki kadına biraz alaylı biraz da kızgın halde:

“Şu dilsiz piçin doydu da kuşlar mı kaldı lan! Sıçtırmayın kuşunuza!” dedi ve uzun sopayı bu sefer onlara yakın olan korkuluğa doğru vurdu. Kız korkudan kadının kucağına sığındı. Bu haliyle onu kanatlarımın altına alıp buradan çıkarma isteğiyle doldu içim. Ama ben de kartal değilim ki, bu kanatlar anca beni taşıyor. Ekmekleri unutmuştum çoktan. Şapkalı kadın bahçenin tek kapısı olan demir kapıyı kuvvetle çarpıp kapatarak ortadan kayboldu. Pencerede kalan kadın gözünden akan yaşları kızın saçlarına değmeden eliyle yakalıyordu. Birkaç şaklabanlık yapmak geldi aklıma.

Sonuçta O, benim karnımı doyurmuştu ben de onun yüzünü güldürebilirdim. Hafif aralı duran cama doğru ilerledim. Kafamı o yana bu yana sallayıp sesler çıkartıyor, kanatlarımı açıp kapatıyordum. Anca bu kadar biliy­orum ben, Çiko öğretmişti zamanında. Kızın yüzünde herhangi bir değişme olmuyor, yalnızca ekmek verirken gözlerinde beliren anlamsız pırıltı yükseliyordu. Bir süre daha sığındı kadına, sonra eliyle bir şeyler anlattı yine. Kadın gözlerini silip yavaşça uzaklaştı camdan. Yeterince uzaklaşmış olduğundan emin olunca, camı biraz daha araladı. Yaklaştı. Ben gözündeki pırıltıya bakarken daha, sıcak elleri vücudumu sardı. Ne yapacağımı bilemedim. Kalbim yeniden ağzıma doğru hareketlenmişti. Kanatlarımı sıktığı için kımıldayamıyordum. Belki içeri giden kadın duyar da yardıma gelir diye olanca gücümle bağırmaya başladım. Dudağının kenarında siyah bir gülücük belirdi ve aynı anda vücudumda dayanılmaz bir acı duydum. Tek hamlede o küçük cılız elleriyle kanadımın birini koparmıştı.Neye uğradığımı şaşırdım.Şimdi daha keskin bağırıyordum, fakat içeriden hiçbir yardım gelmiyordu. Kıza yalvaran gözlerle bakıyordum ama nafile. Canımın acısından çırpınıyor yine de kurtulamıyordum. Hava hafiften kararmaya başlamış, canımın acısı boğazımda düğümlenmişti. Son bir gayretle bağırdım, bağırdım, bağırdım! Az önce giden kadın, elinde bir bardak suyla dönerken kızının elinde çırpınan bana ve kanadımdan çıkan kana bakarken suratından fışkıran öfke alevi yüzüme vurmuştu. Kurtuluşum(!) geldi diye sevinirken, kız kadının bağırmasından korkup beni daha da sıkmaya başladı. Nefesim kesiliyordu, çırpınacak mecalim kal­mamıştı acıdan. ”Hadi!” diye bağırıyordum kadına, “Al beni şu piçinin elinden!” 

Kadın öfkeyle çekip aldı beni kızının elinden, sonra da siyah korkuluklara yanaşıp soğuk betona fırlattı. Pencerenin kapandığını duydum. Bu dipsiz kuyuda, kanatlarımdan birinin acısı, diğerinin çaresizliğiyle çırpın­mayı yavaş yavaş bıraktım. Yüzümden başlayıp kanatlarıma doğru inen bir sıcaklıkla kuyunun başına başımı çevirdim. Yavaş yavaş batmakta olan güneş, kendini dikenli tellerden son anda kurtaran iki kanadı son kez aydınlatıyordu.