YAŞLANMIŞTIM

Muhammet Oğuzhan YALÇIN

image21

Yaşlanmıştım. Hem de farkına vara vara. O gün sokakta gördüğüm yaşlı adam bana “Naber abi?” deyince diğer insanların da bunun farkına vardığı kanısına vardım. Upuzun bem­beyaz sakalları olan adam bana “abi” demişti. Bu üç harf o kadar çok kanıma dokundu ki o an sanki küfür yemişçesine adama saldırasım geldi. Eşimle el ele gezerken bazı insan­ların bana tuhaf tuhaf baktıklarını anımsadım o an. Eşim genç ve diri görünüyorken, ben göçüyordum resmen. Bu yüzden kart zampara gibi görünmeye başladım sanırım dışardan. Zamana göreceli diyorlardı da inanmıyordum. Tamam kısmen göreceli geçtiği zamanlar oluyordu, mutlu anlar hemen biterken, huzursuz hissettiğim anlar geçmek bilmiyordu ki bu durumdan dolayı da mutsuz değildim. Ama genele vurduğumuzda sanki aynı sürece tekâmül ediyor diye düşünüyordum. Değilmiş. Eşime, çocuğuma, sekreterime, hatta kapıcıya bile bu kadar sert vurmuyordu hayat. Zamanın bana bol bol para ve saygınlık kazandırırken aldıklarının farkına bile varamamıştım. İnsan bir şeyler ka­zanıyorken içten içe bir şeyler yitiriyordu bunu biliyordum ama sadece bilgi olarak kalmış demek ki bende. Örneğin bir şeyin olmasının çok istersin, umut edersin, çabalarsın, dua edersin ve sonunda olur. Fakat onu kazandıktan sonra ne ona olan umudun ne duan ne de çaban kalır geriye. Böyle böyle çoğu tecrübe ederek asıl yaşamın farkına varırsın. Ben de varmıştım ve bu sırada kendimi ıskalamışım sanırım. 65 yaşına gelmişim. Tipim sıfatım sanki bana benzemiyor, başkasından ödünç alınmış gibi eğreti duruyordu. Dudaklarım ve gözlerim tanıdık geliyordu sadece. Ha birde kulaklarım. Onlar da numunedir zaten. Hatta bir keresinde nüfus cüzdanımdaki resim ile gerçekteki halim birbirine hiç benzememesine rağmen sınav kontrolünden geçince dayanamayıp sormuştum. Resimdeki ile alakam olmadığı halde nasıl benim sınava resimdeki insan yerine girmeme izin veriyorlar diye. Kulaklardan dedi sadece gözetmen insanı. Kulaklar hiç değişmemiş kafaya oranla. Bunlar aynıydı da peki bu fay hatları nerden geliyordu? Yüzümü kim yarmıştı susuz kalmış toprak gibi. Alnım neden nasır tutmuş insan eli gibi olmuştu bir anda? Ya da ellerim neden bu kadar kara kuru bir hal almıştı? Ne ara olmuştu bu kadar olay? Ben neredeydim bunca şey olurken? Yaşarken zevkliydi de farkına varınca acı otur­muştu bir an mideme.

Ama benim yapacak daha çok şeyim vardı. Yarın bir gün ölürsem hepsi kalacak mıydı içimde uhde olarak? İçimizdeki uhdelerde gidiyor mu ki öte tarafa? Hem zaten uhde ne demekti ki ben iki kere arka arkaya kullandım. Rüyadır diye dua ettim. Bir uyanayım tak 19 yaşında tığ gibi bir delikanlı olarak. Tığını da geçtim, bir delikanlı olsam yeter. Hatta delisi de olmasa da olur. Hayatı sorgula­ma yaşını geçeli çok olmuştu ama ben de farkında değildim ki yılların bu kadar çabuk geçtiğinden. Yaşım 20 olunca saymayı bırakmıştım yılları. Otuz olunca birisi farkına vardırır nasılsa diye umursa­madım. Gerçi her sene müşterisi olduğum yerler doğum günü mesajı ata ata bir bir hatırlatıyorlar, âdeta yüzüme vuruyorlardı yılları. Hepsini engelledim. Hiçbirinden mesaj görmeyince de unuttum o sayıları. Daha hayatın yüzde birini bile çözemeden hayat benim yüzde yüz binimi çözmüştü. Her şeyi öğrenmek istiyordum ama daha ben. Yirmili yaşlarda ölüp gitsem inan bu kadar dokunmazdı bana ölüm. Hem serde delilik vardı, ölüm gelse kaç yazardı. Olaya bak sen ya. Ölüyordum göz göre göre. Ya da belki de bir altmış beş yılım daha var geriye kim bilir. Hakikaten kim bilebilir, bir araştırmak lazım. Hayatımın dolu dolu geçtiğini söyleyemem ama her geçen gün bir öncekinden daha doluydu, buna eminim. Sürekli gelişim, sürekli bir şeyler öğrenmek istiyordum. Özellikle otuzdan sonra oldu bunlar sanırım. Hangi yaşa tekabül ediyor, saymadım ki.

Aynaya baktım, uzun uzun. Sevmiyordum aslında aynaları da kendimi de. Kendimi görmekten, kendimle yaşamaktan sıkılıyordum zaten, neden bir de kendimi kendime göstereyim ki. Bu yüzden on üç yaşında iken ayna ile kavga etmiştim. O günden bugüne de aramız iyi değildi. Birbirimizin su­ratına bakmazdık. Çok yüzsüz bir şeydi. Sen mutluysan o da aynı derece mutlu, sen mutsuzsan o da mutsuzdu. Tam orta yolcuydu resmen. Bir gün ağzımdan kan gelmeye başladı ama dışarı çıkana kadar bana bunu söylemedi ayna. Tam gülerken kendi kendime ağzımdan kan damlamaya başladı. Aynaya sordum sen biliyor muydun diye, bana mısın demedi. O da bana sordu aynı soruyu. Bastım yumruğu tam gözümün ortasına. Bu sefer elimden de kan gelmeye başladı. Elimin birkaç parçasının aynada kaldığını gördüm. Sanırım bu parçalara insan lisanında parmak deniliyor. İki tane parmağım aynada kalmıştı. Sonra onları da aldım oturma odasına doğru gittim. Aynayı şikâyet ettim, o an evde kim varsa. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Ellerim sargılı bir hastane odasında serum yiyordum. Serum yiyen insanlara da hep özenmişimdir. Eskiden duyardım sadece serum yiyen insanların bir anda nasıl ayağa kalktığını. Sonra gözümle de gördüm. Resmen yatalak olan eski müdürüm, toplantısı olduğu için sabah hastaneye gitmiş, kendi tabiriyle “serumu çaktım mı şak diye kendime gelirim” dediği olayı canlı olarak göstermişti bana. Neyse o gün bugündür aynayla küsüz işte.

Yaşlılık bir erdemdir, bir tecrübedir. Hayat bir tecrübedir. 

Tarzı milyonlarca laf vardı. Ama kimse sormuyordu, sen bir tecrübe kazanmak ister misin diye. Sürekli tecrübe eklene eklene günler, aylar, yıllar geçiyordu. Tecrübeyle ilgili duyduğum en güzel ve mantıklı söz ise, “Tecrübe, hayatta yediğin kazıklardan ders alma sanatıdır”. Aynen öyle, hayat bize kazık attıkça, başımız belaya girdikçe biz de olaylar karşısında nasıl davranacağımızı öğreniyorduk. Aslında her şeyin normali buydu. Mesela bir savaşta top - tüfek yok iken taşlarla sopalarla savaşılırken, bir taraf silah çıkarıp girerse savaşa karşı taraf mecbur mağlup olacaktır. Adamlar bunun ne olduğunu bilmiyor ki, nasıl karşı koysunlar ya da nasıl onlar da onu kullanabilsinler. Binlerce adam o silahlar yüzünden ölecek ki kalan insanlar tecrübe kazansın da savunma mekanizması kazansın. Gerçi bu tecrübe ülkelerin tecrübesi olduğu için, ölen binlerce insan sadece teferruat, istatistik malzemesi. 

Benim savaşımda ben ne kazanmıştım peki? Birçok şey kazandırmıştı bana evet ama kaybede kaybede ka­zandırmıştı. Yıllarımı da aldı gitti ellerimden. Yakında hastane kapılarında sürünmeye de başlarım. Doktorların gözünün içine bakarım, ölüm tarihimi bir an önce reçeteme yazsınlar ya da söylesinler diye. Ufak tefek teşhis koyan doktorları da döverim ama. Ben eğer doktora gideceksem en az kanser teşhisini kabul ederim. Yok griptir, yok migrendir… Doktorlar böyle dandik şeylerle bana gelecekse, gelmesin hiç. Gerekirse gözümün içine baka baka yanlış teşhis koysun. Öleceksin lan sen desin bana. İki ayın kaldı, dikeceksin nalları desin. Olayı çözemeyen her doktor gibi psikolog da önermesin, onları da döverim. Gençken bir gün (gençken mi? yaşlanmıştım değil mi, doğru ya) bir doktora yolum düştü. Baş ağrısından geberecek gibiydim. Neredeyse tüm testleri yaptılar, tüm doktorlarla görüştürdüler, günlerce sonuçları beklettiler. Sonuç: “Sapasağlamsınız”. Lan benim başım neden her gün ağrıyor peki. Vücut sapa sağlamlığa mı alışık değil yoksa. O zaman bir parazit falan atın vücuduma da en azından sorunumu bileyim. Bak sorun bu mikropmuş diyeyim. Çözemediler ve hemen damgaladılar beni “psiko­lojik sorunları var”. Evet, sayenizde o da var oldu artık diyemedim orda. Neyse odasına girmediğim bir o doktor kalmıştı ve sonunda onun da kapısına geldim. İçeri girdiğimde benden daha dertli bir amca vardı. Adamla baya bir dertleştik. Sonunda akşam buluşup, sabaha kadar rakı içip sohbet etmeye karar verdik. Teşhisim buydu sanırım. İlaç olarak iki tane yetmişlik yazdı, aldım reçeteyi hemen koştum tekele. Malum onların da mesaisi var artık ama onlar da kaçta kapanıyor bilemediğimden körü körüne koştum. Akşam buluştuk doktorla, sabaha kadar içtik. Sabah olunca baş ağrısı kronikliğin dışına çıkıp sürekli olmaya başladı. Demek ki yöntemi buymuş dedim doktorun. Beyni komple uyuşturacak ya da sürekli ağrıtacak ki sen ne zaman ağrır bu diye düşünmeye­ceksin. Bir daha da gitmedim hastaneye.

Yaşlandım işte. Her yaratık gibi ben de derimi yer çekimine doğru bırakmaya başladım. Ağzım yüzüm kay­maya başlamıştı. Bu çene benim değildi sanki daha toplu bir şey vardı sanki kafanın alt kısımlarında. Bu kadar şekilsiz miydim yoksa hep ben? Eşime sorma gereksiniminde bulundum. O da beni eski resimlerimi göstererek teselli etmeye başladı. Şükür eskiden bir boka benziyormuşum dedirtmek için uğraştırdı durdu başımda. 

Yaşlılığın kazandırdığı güzel şeyler de yok değil. Yaşlandıkça daha güzel şeyler düşünür, daha güzel şeyler yazar olmuştum. Eski kitaplarımı elime aldığımda hayatı çok değişik ele aldığımı gördüm. Daha bir çocuk­su, daha bir atarlı, daha vurdumduymaz, daha ölümlü gibiydim. Sürekli ölmek isteyen bir ergen gibi gördüm kendimi. Belki de öyleydim. Uyumadan önce o yılları düşündüm. Kendimi rüyama davet ettim. Gece gel de konuşalım, hem seni çok özledim dedim.

Geldim sonunda birkaç gece sonra. Bir bankta oturuyordum ve geldi, yanıma oturdu. Sahili hala çok sevi­yorsun ha, diye takıldı gülerek. Evet, dedim, sahil güzeldir. İnsanlar gibi bol gel gitlidir. Ama bu daha tahmin edilebilir. Sesleri de insanlar gibidir. Bir yükselir bir alçalır. Ama bu da daha tahmin edilebilirdir dedim. Güldü, hiç değişmemişsin sen, dedi. Niye değişeyim ki, dedim. Kendine iyi bakmamışsın, diye kızdı bana. Haklısın, ded­im, ama suçlu sensin, diye de ekledim. Sürekli ölümü düşünürsen, kendine bakmazsan böyle olursun işte, ded­im. Sen de haklısın, dedi. Gözlerim doldu, ağlamaya başladım. Döndü bana garip garip baktı. Sen ağlamazdın hiç hani, ne doldurdu seni böyle, dedi. Sen, diyebildim. Çok özledim be seni, diyebildim heceleye heceleye. Gülümsedi, herkes özler geçmişini, dedi. Elini omzuma koyarak, “Ben gidiyorum, yine gelirim, kendine iyi bak olur mu,” dedi samimi bir şekilde. Olur dememi beklemeden de kalktı gitti, demeyeceğimi benden daha iyi bili­yordu. Arkasından bakakaldım. Hareket edemiyordum ki rüyanın patronu oydu o anda. Uyanır uyanmaz yine çok özledim ben onu. Uykuyu sevmeyen ben, gece gündüz sürekli uyur olmuştum. Ama gelmiyordum rüyama yine. Bir gece yine geldi, tek cümle söyledi ve gitti: “KENDİN OL”. Demesi kolay, gel de sen ben olsana.